Dr. Sinan Genim
Mimar

Restorasyon üzerine

Restorasyon kelimesinin mimari yapıtlar için kullanılması oldukça yeni bir anlayıştır. Restorasyon sözcüğü ilk olarak İngiltere’de Cromwell Cumhuriyeti’nin ardından monarşinin yeniden hayata dönmesiyle birlikte gelişen edebiyat akımı için kullanılmaya başlanır.

Genel olarak, onarmak, eski haline getirmek, geri vermek, iade etmek, görevine iade etmek anlamında kullanılır. Bir yapının varoluş nedeninin temeli insandır. İnsan eliyle yapılan her şey insan için yapılmış olup, önemli olan onun yaşantısına hizmet etmesidir. Eskiyen, orijinal fonksiyonunu kaybetmiş bir yapının restorasyonundaki esas amaç, onu insan yaşantısına iade etmek olmalıdır. İnsanı, insan yaşantısını, insan beklentilerini ve çağdaş yaşam isteklerini görmezden gelen bir restorasyon -iade etmek- kabul edilebilir bir anlayış değildir. İnsan yaşantısını zenginleştirmek ve şenlendirmek için yapılmış bir yapıyı nasıl eski haline getireceğiz, insandan soyutlayarak mı? Önemli olan yenilenen bir yapının hayat bulması ve insan yaşantısına iade edilmesi olmalıdır. Zaman içinde, özellikle de yabancı dillerden dilimize devşirilen bazı kelimelerin gerçek anlamlarını bilmeden ve anlamadan onlara yüklenen yeni anlamlar yanlış yorumlara neden olmakta, bizi yanıltmaktadır.

İster restorasyon, ister onarım, ister yenileme ne derseniz deyin. Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, tüm bu faaliyetler, insan ve insan yaşantısını zenginleştirmek için yapılan çalışmalardır. Önce insan denilmeden yapılan her tür çalışma yok olmaya mahkumdur. Seyirlik değil, içinde insan yaşamının devam etmesini istediğimiz her tür yapı da onun güvenli bir şekilde hayata devam etmesini sağlayacak önlemlerin alınması gerekir. Günün şartlarına uygun bir şekilde tasarlanacak ve uygulanacak bir taşıyıcı sistem, ısıtma, havalandırma, soğutma imkanları, aydınlatma, haberleşme ve görüntü sistemleri, yangın güvenliği, sığınak, engelli ulaşımı ve benzeri güvenlik tedbirleri, tüm bu olmazsa olmaz gereksinimlerin çoğu ancak modern teknikler kullanılarak hayata geçirilebilir.

Çokca dile getirilen popülist söylemler, olduğu gibi korumak, ilk yapıldığı zamandaki taşıyıcı sistemi muhafaza etmek, geleneksel malzeme ve yapım tekniklerini kullanmak, fonksiyonu değişmeyen, içinde insan yaşantısının devam etmediği bazı seyirlik yapılar için mümkün olsa da yeniden hayat bulmasını, değişik fonksiyonlar da olsa içinde insan yaşantısının devam etmesini istediğimiz yapılar için mümkün değildir.

Restorasyon, tamir, onarım hangi isim altında olursa olsun, bir yapıya herhangi bir şekilde müdahale etmenin genel adı mimarlık faaliyetidir. Bu tür faaliyetlerde bulunmaya kalkışan insanın mimarlık eğitimi almış olması, mimarlık yapmaya hak kazanması yeterli değildir. Mimarın geniş bir tarih, tasarım, malzeme, uygulama bilgisine sahip olması, modern mimariyi bilmesi ve bu birikimini yetkin bir şekilde kullanacak deneyime sahip olması gerekir. Prehistorya’dan günümüze mimarlığın gelişimi ve beklentileri hakkında bilgi sahibi olmadan, var olan bilgiyi içselleştirmeden yapılan her tür mimarlık faaliyetinin sonu hüsrandır. Elbette mevcut kurallar ve kabuller göz önüne alınacaktır. Ancak unutmamak gerekir ki kurallar ve kabuller insan yaşantısı ve beklentileri doğrultusunda değişir ve gelişir. Tarih bize göstermektedir ki, gelişime ve değişime açık olmayan toplumlar ve insanlar yok olmuşlardır.

Ne yazık ki bugün toplumumuzun büyük bir kısmı restorasyon kelimesinden her şeyin ilk yapıldığı gibi kalması gerektiğini anlamaktadır. Bürokratik kademelerde oldukça yaygın olan bu düşünce, yeni atılımları önlemekte, var olan kültür varlıklarının tümünün müzelik bir obje olarak algılanmasına neden olmaktadır. Ülkemiz korunması gerekli kültür varlıkları açısından çok büyük bir potansiyele sahiptir. Tüm bu varlıkları insan yaşantısından uzak tutmaya çalışan, onlara seyirlik bir obje anlayışı ile bakan bir düşünce yapısının sonsuza kadar devam etmesi düşünülemez.

Hiç unutmamamız gerekir ki, günümüzden yedi yüz yıl önce bu topraklarda var olan Mevlana Celâleddin gibi bir bilge;

“Bugün yeni bir gün cancazım, yeni şeyler söylemek lazım” der.

Restorasyon yapmak için öncelikle başarılı ve yetkin bir mimar olmak gerekir. Çağdaş hatta çağının ötesinde bir yapı yapmayı beceremeyen bir mimarın restorasyon yapmaya kalkışması hem yapı açısından, hem de ekonomik açıdan büyük kayıplara neden olmaktadır. Hiç unutmamak gerekir ki döneminde başta Ayasofya olmak üzere pek çok eski yapıya müdahale eden, onların ömrünü uzatan Mimar Sinan, aynı zamanda Süleymaniye, Selimiye gibi çağının ötesinde yapılarda yapmış gerçek bir mimardır.

“Sizce bir mimar ne kadar özgür olabilir? Fiziksel kanunlar, istatistikler, mühendislik sınırlamaları… Bazıları da benim ufak oyun alanımı daha da daraltmaya çalışıyor. Bunu kabullenemiyorum”.

Frank Owen Gehry

Biz Narmanlı Han restorasyonunu bu düşünceler ışığında gerçekleştirdik. Yüz elli yıla yakın bir süre önce konsolosluk olarak inşa edilmiş, önce cephesinin büyük bir bölümü yol genişletmesi nedeni ile yıkılmış ve geriye çekilerek farklı bir üslupta yeniden inşa edilmiş, orta avlusuna iki katlı yeni bir bina yapılmış, daha sonra bir bölümü büro ve atölye, bir bölümü ise kiralık konut olarak kullanılmış, yirmi beş yıl önce terk edilerek yaşanamaz hale gelmiş bir yapı, nasıl insan yaşantısına iade edilir, nasıl bir fonksiyonla kullanılabilir diye düşündük. Nasıl olurda, yürürlükte olan ve uymaya mecbur olduğumuz, statik, tesisat ve elektrik kabulleri çerçevesinde, gerekli yangın, sığınak, kamu tarafından kullanılan her mekâna engeli ulaşımı sağlayabiliriz diye çalıştık.

Elbette her yapı gibi bu yapının da, zaman içinde oluşan ve geleceğe taşınması gereken anıları olduğu bilincini taşıyorduk. Ancak bu anıların tekrar hayata kavuşan bir yapı ile devam edebileceğini düşündük. İçinde, insan yaşantısının devam etmediği, insandan soyutlanmış bir yapının hangi anıları taşıdığını kim bilebilir. Sinan Kasımoğlu ve ekibine bu tür bir düşüncenin başarılı olması için gösterdikleri özverili çalışma için teşekkür ederim.

Biz bir grup insan gerçekleri öğrenmemiz gerektiğine, hiç kimse ve hiçbir şeyin bizi durduramayacağı veya durdurmaması gerek inancıyla büyümüşüz. Bu nedenle, pek çok sıkıntı çektik ve anlaşılan yaşadığımız müddetçe de çekmeye devam edeceğiz.