Emir Uras
Mimar
Architect

Mimarla uygulayıcı ilişkisinin temeli güven

Yaptığım işin sonucu ne kadar önemli olsa da sürecin kendisini daha çok önemseyen biriyim. Ofisimi ve çalışma tarzımı bu düşünceye göre kurguladım. O süreçten keyif almıyorsam projeye devam edemiyorum. Dolayısıyla felsefem süreç odaklıdır.

Biri bana mesleğimi sorduğunda “Mimarım” demek beni çok tatmin etmiyor. Aslında çok şey yapan biriyim ve mimarlık bunlardan yalnız biri. İlgi alanlarım oldukça geniş, edebiyat, felsefe, sanatın pek çok dalı ve hatta spiritüel şeyler. Bunlar hakkında çalışıyor, araştırıyor ve kendimi özgürleştiriyorum.

Öncelikle müşterim ve çalışanlarımın önüne “Ben bilirim” diye çıkmıyorum. Her zaman “Ben bilmiyorum” diye çıkıyorum. O zaman farklı alternatifler buluyorum. Belki ben yönlendiriyorum, fakat süreç kendiliğinden oluşuyor; yazarı ben değilim aslında, bu bir takım işi ve takım bazen 2 kişi, bazen 20 kişi, bazen de 200 kişi olabiliyor.

Mimarlar dünyasında ego ve kibir ağırlıkla hissediliyor. Bununla birlikte işin özünü kaçırıyoruz. Oysa mimarlık mütevazilik gerektiriyor. Mütevazi davranıldığında işin özüne yaklaşıyor, böylece sürprizler ve alternatifler ortaya çıkıyor.

Mükemmelliyetçi davranıldığında hayata karşı samimiyetiniz kaybolmaya başlıyor. Herkesi karşınıza alıyorsunuz. “Ben bilirim” ifadesi insanları rahatsız ediyor. İlişkileri, arkadaşlıkları, yakınlaşmaları örseliyor. Bu takdirde herkes ön planda kendisi olmak istiyor. Sahte bir kimliğin tutsağı oluyor, saldırganlaşıyor, kendinden uzaklaşarak acı çekiyorsunuz. Meslek hayatımda bu deneyimleri yaşadım.

Bence mimarlıkta ağır sorumluluklar gerekli değil, yılda 50 proje yapmak, 100 kişilik ofis gerekli değil. Çok proje almak değil, kalıcı işler yapmak önemli. Çok iş yapıyoruz ama derinliği yok yaptıklarımızın. Kültürel olarak da o derinliği hissetmiyoruz. Moda peşinde koşuyor, yeni malzemelerle farklılık yaratmaya çalışıyoruz.

Örneğin piramitlerin mimarı İmhotep müthiş biriydi. O dönemde mimar hem doktor hem kimyacı, sanatçı, kâşif ve bilim adamı olmak zorundaydı. Böyle olunca bir binayı on senede bitiriyorsun. Yani daha az proje yapıyorsun ama uygarlığa kalıcı izler bırakıyorsun.

Ben tamamen doğaçlama çalışıyorum. Küçük bir ofisim var ve toplantıları hiç sevmem. Daha çok ekran başında tartışarak sonuca varmayı yeğlerim. Yarına yetiştirmeye çalışmam. Bunu yaptığınızda “Photoshop mimarlığı” ortaya çıkıyor. Oysa iş keyifli olmalı.

Siska ile ilişkimiz başladığında şirketin ve Sinan Kasımoğlu’nun inanılmaz bir birikimi olduğunu gördüm. Karşılıklı güvene dayalı bir iş birliğimiz oluştu. Arkamın sağlam olduğunu bilmek benim için önemli. Eksiğim olduğunda tamamlanacağını biliyorum. Ve tabii bunun tersi olduğunda da. Bu anlayış Türkiye’de aslında çok da böyle yürümüyor. İşler ters gittiğinde uygulamacı mimarı, mimar da uygulamacıyı hedef gösterir. Oysa işveren karşısında ikisi birlikte davranmalı. Biz bunu Siska ile sağladık.